Huzur Partisi, resmi web sitesidir.

Huzur Partisi
İlk İlçe Kongresi Olan Sultanbeyli 1. Olağan Kongresi Gerçekleştirildi
2026-04-28

İlk İlçe Kongresi Olan Sultanbeyli 1. Olağan Kongresi Gerçekleştirildi

Huzur Partimizin ilk kongresi olma ünvanını taşıyan Sultanbeyli 1. Olağan Kongresi'ni gerçekleştirdik. 

İlçe kongresinin açılış konuşması, divan heyetinin teşekkülü ve ardından İstiklal Marşı okunması ile açılış yapılmıştır. Açılış ardından faaliyet raporunun okunması, hesap raporunun okunması ve müzakeresi yapılmıştır. Devamında yönetim kurulu ve delegelerin duyurusu yapıldıktan sonra Sultanbeyli İlçe Başkanı İlhan Karadaş konuşmalarını gerçekleştirdi. İstanbul il başkanı Mustafa Dönmez konuşmalarından sonra Teşkilatlanmadan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Terzi konuşmasını gerçekleştirmiştir.

Genel Başkan Yardımcımız Hüseyin Terzi konuşmasını tamamladıktan sonra Genel Başkanımız Zafer Emanetoğlu konuşmalarını gerçekleştirmiştir.

Genel Başkanımız Zafer Emanetoğlu kongre konuşmasında:

" Bugün Sultanbeyli’de tarihi bir kongre gerçekleştiriyoruz. Huzur Partimizin ilk kongresi olması nedeniyle bu kongremizi hem tarihe hem de kalplerimize kaydediyoruz.

Kongremizin gerçekleşmesinde emeği geçen bütün kardeşlerimize, başta ilçe başkanımız İlhan Karadaş olmak üzere Sultanbeyli yönetimimize, kadın kollarımıza ve gençlik kollarımıza teşekkür ediyorum.

İstanbul İl Başkanımız Mustafa Dönmez’e, İstanbul Yönetimimize, İstanbul’daki Genel Merkez Kurucularımıza da bugüne kadar göstermiş oldukları büyük gayretlerden dolayı ayrıca teşekkürler ediyorum.

 

Değerli Kardeşlerim, Değerli Sultanbeyli’ler, İstanbullular…

Bizler yıllardır siyasetin içerisinde yoğrulmuş, siyaseti millete hizmetin bir vesilesi olarak gören yol arkadaşlarımızla beraber 3 ay önce Huzur Partimizi kurarak yola çıktık.

Yola çıkarken, partimizi kurarken, yıllardır sürdürdüğümüz mücadeleyi yeniden başlatırken şöyle bir kararlık ortaya koyduk.

 

Bu dünyada;

İfsat edenler varsa imar edenlerde olmalıdır.

Kötülüğü yayanlar varsa, iyilik için mücadele edenlerde olmalıdır.

Yanlışta ısrar edenler varsa, doğruluğun peşinden koşanlarda olmalıdır.

Şer için çalışanlar varsa, hayır üzere olanlarda olmalıdır.

 

İşte bizler tüm bu olumsuzlukların ve bu olumsuzlukları yayanların karşısında, iyinin, doğrunun, hayrın ve Hakk’ın tesisi için var gücümüzle çalışacağımızı ilan ediyoruz.

Bu uğurda çalışmanın zor ve meşakkatli olduğunu hepimiz biliyoruz.

Ancak bu zorluklara rağmen milletimiz, ülkemiz, İslam coğrafyası ve bütün insanlık için atacağımız her bir adımın büyük ve hayırlı sonuçlara ulaşacağını da biliyoruz.

Bugün Türkiye’de 187 tane resmi olarak kurulmuş parti var. Ama Huzur Partisi 187 partiden biri olmayacak.

 

Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda meydana gelen silahlı saldırı sonucunda 1 öğretmenimizin ve 8 öğrencimizin hayatını kaybetmesinin, millet olarak derin üzüntüsünü yaşıyoruz.

Hayatını kaybeden öğretmenimize ve evlatlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Ailelerine sabır niyaz ediyorum.

Bu kanlı eylem, bir takım psikolojik sorunları olan birinin yaptığı basit bir bireysel eylem olarak değerlendirilmemelidir.

 

Geçtiğimiz günlerde yayınlan bir dizide Müslümanların basit, tahammülsüz, saygısız ve düşük profilli, buna mukabil Hristiyanlığın ve Papazın hoşgörülü, saygılı ve yüksek profilli gösterildiği sahneyi hatırlıyorsunuz.

Bu dizi Yunanistan'da veya başka bir Batılı ülkede değil, Türkiye'de çekiliyor ve oynatılıyor.

Burada dikkat çekmek istediğimiz temel sorun; Özgürlük kavramının arkasına saklanarak her türlü yanlışın ve sapkınlığın normalleştirilmesi sorunudur.

Her zaman ifade ettiğimizi bir kez daha tekrar ediyorum.

Özgürlük kavramı bizim inancımızın ve medeniyetimizin kavramı değildir.

Bizim inancımızın toplumsal hayatı düzenleyen kavramı HAK kavramıdır.

 

Bir insanın, inanç veya etnik herhangi bir topluluğun, kadının, erkeğin, çocuğun, annenin, babanın, işçinin, patronun…. Herkesin ve her kesimin hakları vardır.

Devlet, kanun, yasa bu hakları korumakla görevlidir.

Özgürlük kavramı, bütün dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de toplumsal ifsadın kaynağı olarak kullanılmaktadır.

Son yıllarda meydana gelen bu şiddet sarmalının diğer bir tetikleyici unsuru ise ceza ve infaz kanunun yetersizliğidir.

Ruhsatsız silah taşımanın normalleştiği, bu silahlarla havaya ve sağa sola ateş açmanın gelenekselleştiği, insan yaralamanın sıradanlaştığı ve birini öldürmenin, can almanın hayretle karşılanmadığı bir sürecin içinden geçiyoruz.

Tüm bu suç sarmalının içerisinde, bu suça karışanların, bu suçları işleyenlerin, suç işlemeyi meslek haline getirenlerin rahatlığı ise sürecin en can sıkıcı görüntülerini oluşturuyor.

Bu rahatlığın sebebi; cezaların caydırıcılıktan uzak olması, denetimli serbestliğin suç işleyenlerin elini rahatlatması, iyi hal indirimlerinin alınan cezaları düşürmesi (bir dönem cinayet işleyip mahkemeye takım elbise ve kravatla gelmek dahi iyi hal indirimi için bir sebepti)  ve müebbet hapis bile alsan afla dışarıya çıkma olasılığının çok yüksek olması.

Islahı mümkün olmadığı görüldüğü halde, tekrar suç işleme olasılığı yüksek olmasına rağmen af yasasıyla cezaevinden çıkanların işledikleri suçlara 3 örnek.

İzmir’de cinayet nedeniyle cezaevine giren 20 yıl bile yatmadan cezaevinden çıkan şahıs bu sefer 2 kişiyi öldürmesi, 2007 yılında işlediği cinayetten sonra denetimli serbestlikle salınan, sosyal medyadan kadın ismi kullanarak evine temizlik yapması için çağırdığı genç kızı boğarak öldürüp parçalara ayırması, evlendiği iki eşini de öldüren, buna rağmen hayatına kaldığı yerden devam etme imkânı verilen bir adamın televizyon programında 3. Eşini, belki de 3. Kurbanını arıyor olması ülkemiz ve milletimiz açısından ne büyük bir trajedidir.

 

Can alanın canının devletin garantisi altına alındığı ceza hukuku anlayışıyla adaletten bahsedemeyiz.

 

Ekonomide temel sorunumuz büyüyen ekonomiden toplumun bütün kesimlerinin aynı şekilde pay alamamasıdır.

Emekli maaşının 20.000 tl, asgari ücretin 28.000 tl olduğu bir ekonomik düzenin ortaya çıkardığı çarpıcı sonuç şudur;

En zengin yüzde 10’luk kesim toplam servetin yüzde 70’ine sahip iken, nüfusun yüzde 90’lık kesiminin aldığı pay sadece yüzde 30.

 

Buğday Üretimi

2002 yılı 19.5 milyon ton (nüfus 65 milyon)

2024 yılı 21 milyon ton, 2025 yılı 18 milyon ton (nüfus 86 milyon)

2002’de 19,5 milyon ton üretim varken nüfus 65 milyon. Kişi başına yaklaşık 300 kg buğday düşüyor.
2024’te 21 milyon ton üretim ve 86 milyon nüfus var. Bu da kişi başına yaklaşık 244 kg ediyor.
2025’te ise üretim 18 milyon tona düşerse kişi başına 209 kg civarına geriliyor.

Yani toplam üretim biraz artsa bile, nüfus artışının gerisinde kaldığı için kişi başına düşen buğday ciddi şekilde azalıyor. Bu, iç talebi karşılamada baskı oluştuğunu gösterir.

 

Buğday İthalatı

2002 yılı 1,5 milyon ton

2025 yılı 10 milyon ton

 

2002’de 1,5 milyon ton ithalat varken, 2025’te 10 milyon tona çıkmış. Bu yaklaşık 6-7 kat artış demektir. Bu da şu anlama geliyor:

  • İç üretim talebi karşılamakta yetersiz kalıyor
  • Dışa bağımlılık ciddi şekilde artmış
  • Kur, lojistik ve küresel krizler (savaş, kuraklık vs.) doğrudan gıda fiyatlarını etkileyebilir

2024’te 21 milyon ton üretime rağmen 10 milyon tona yakın ithalat yapılması, sadece “açık kapatma” değil; aynı zamanda sanayi (un, makarna ihracatı) için de ham madde alındığını gösterir. Türkiye un ihracatında güçlü bir ülke olduğu için ithalatın bir kısmı işlenip ihraç ediliyor. Ama bu, tarımsal bağımlılık riskini ortadan kaldırmaz.

 

2026 yılı bütçesi faiz ödemesi 60 milyar doların üzerinde.

2026 yılı bütçe açığı 60 milyar doların üzerinde.

" sözlerini aktardı.